2003 JAPONYA'DA TURKIYE YILI
  28 Ağustos 2008
 
 

Emekli Büyükelçi Tevfik Ünaydın - Japonya'dan İzlenimler

Bir süre önce Gila Benmayor'un Hürriyet'te çıkan yazısında adalar çamlıklarının can çekiştiğinden söz ediliyordu. Çocukluğumda bir iki yaz geçirdiğim, sonraları fırsat buldukça gidip kokusunu sanki uzun süre içimde saklayabilecekmişim gibi derin derin içime çektiğim çamların çürümekte oluşuna çok üzüldüm.

Gila Beenmayor'un yazısının çıktığı günlerde bir Japon gazetesinde ağaçla ilgili resimli bir haber okumuştum. Haberde Tokyo'nun kuzeyinde bulunan Nagano bölgesinde 20 yıl öncesine kadar çiçek veren birkaç yüzyıllık (asırlık) bir kiraz ağacının giderek çürümesi üzerine 1993 yılında bir “ağaç doktoru”nun getirildiği, bu botanikçinin ağacın hastalığını bularak, ağacın çürüyen kısımlarını kestiği, köklerini asalaklardan temizlediği ve ağacın yeniden canlanarak çiçek açtığı bildiriliyordu. Japonların bir tek ağaca gösterdikleri ilgi karşısında, Adalar çamlarına ve genelde ormanlarımıza karşı bizim ilgisizliğimizi düşünerek ister istemez içimde bir burukluk hissettim. Japonların doğaya ve onun barındırdığı güzelliklere, ağaca ve çiçeklere düşkünlüklerini, besledikleri sevgiyi, hatta gösterdikleri saygıyı anlatmak zor. Ama gene de bunu birkaç örnekle anlatmaya çalışayım.

Nisan ayıyla gelen bahar döneminde, Japonya'nın daha erken bahara kavuşan güneyinden kuzeye doğru giderek artan çiçek şenlikleri düzenlenir. Bu etkinliklerin en önemlisi “Sakura” (kiraz çiçeği) şenlikleridir. Kiraz çiçeklerinin açtıkları günler bile bölgelere göre yayın organlarında belirtilir. Tokyo'da başta imparator olmak üzere, başbakan ve birçok Japon yetkili, özel kişiler, ayrıca bazı temsilcilikler “Sakura” partileri düzenler. Çiçekli kiraz ağacı fotoğrafları Japonya'yı tanıtıcı yayınların gözde motifleri arasında yer alır.

Tüm çiçekler Japonlar için çok değerli ve sevgi simgesidir (sembolüdür). Ancak lale'nin çiçekler arsındaki yeri bir başka olup, bu çiçeğe gösterilen düşkünlük özellikle bizler için örnek alınacak ölçüdedir. Bizde halılara, çinilere güzellik katan, minyatürlere işlenen, divan edebiyatını renklendiren, birkaç yıldır da Türk turizmine “logo” olarak katkı sağlayan lale, geçmişte kalan “Lale Devri” ötesinde Türk insanından nedense çiçek olarak pek de yakınlık görmemiştir. Hepimizin bildiği gibi, anayurdu Türkiye olan lale, Hollanda'yı lale ülkesi olarak üne kavuşturmuş ve Hollanda turizmine önemli bir boyut kazandırmıştır. Ancak Japonya'daki lale bahçelerinin zenginliğini, laleye verilen değeri, ona beslenen sevgiyi gördükten sonra lale ülkesi olarak Japonya'yı tanımlamak daha doğru olacak. Bu izlenimimin nedenini anlatayım. Japonya'nın batı yakasında, Japonya denizi kıyısındaki Toyoma iline bağlı, lale bahçeleriyle ünlü Tonami şehrinde her yıl 23 Nisan tarihinde “Lale Festivali” düzenlenir. Yalova ile kardeş şehir olan Tonami'deki bu festivalin açılış törenine Tokyo Türk Büyükelçisi de onur konuğu olarak davet edilir. Bu yıl da öyle oldu.

Geniş bir alana yayılan, renk renk lalelerin süslediği ve içinde Yalova Belediyesi'nin armağan ettiği lale motifli çini süslü bir çeşme bulunan büyük bir parkta düzenlenen festivalde dağıtılan tanıtıcı yayınlarda, lalenin anayurdunun Türkiye olduğu, 16. yüzyılın ortalarında İstanbul'daki Avusturya Büyükelçisi A.G. Busbequius tarafından Avrupa'ya tanıtıldığı, “tulip” adının bir çevirmenin laleyi “türban” şeklinde tarife dişinden kaynaklandığı, lalenin 1634 – 1637 yılları arasında Hollanda'da ortaya çıkan “Lale Krizi” nedeniyle ün kazandığı, lalenin 1863 yılında Fransa'dan Japonya'ya getirildiği ve Toyoza Mizuno adındaki bir Japon tarafından 1918 yılında Tonami'de üretilmeye başlandığı belirtiyor. Aynı açıklama lale bahçesindeki “Lale Müzesi”nde de güzel bir pano üzerinde de yazılı. Türkiye'ye ait bir değerin kadir bilen Japonlar tarafından bu şekilde tanıtılmasından duyulan kıvancın anlatılması çok zor. Bizim yapamadığımızı ne yazık ki başkaları ve bizden daha güzel ve etkili bir şekilde yapıyor. Bu arada lale bahçesindeki limonlukta korunan lalelerin çiçeklerinin uygulanan havalandırma ve ışıklandırma düzeniyle 24 saat canlı durduğunu, lale bahçesinde 400'den fazla lale çeşidinin bulunduğunu lale laboratuarında lalelerin sadece renkleriyle değil şekilleriyle de değişik olarak üretildiğini, bütün renklerin mevcut olduğunu, sadece siyah lalelerin üretim maliyetinin çok yüksek oluşuş nedeniyle geliştirilmediğini öğreniyoruz. Bütün bunlar lalenin asıl yurdu olan Türkiye'de biz de yapabilseydik, örneğin basından bir hayli temizlendiğini öğrendiğimiz Haliç'in kaynağında bulunan Kağıthane sırtlarına göz alabildiğince uzanan renkli lale tarlalarını sererek İstanbul'un tarih varlığına ve giderek yok olan doğa zenginliğine katkıda bulunabilsek ve biz de lale festivalleri düzenletebilsek... Neden olmasın? Keza Tonami şehriyle kardeş olan Yalova'da da Tonami'yle eşzamanda lale festivali düzenleyerek iki şehri ve iki ülke arasındaki dostluk ilişkilerine sembolik bir katkı oluşturulması da neden düşünülmesin? Bu izlenimlerin ve düşüncelerin beni etkilediği bir sırada elime sırf lale üzerine Japonca bir kitap geçti. Dört uzman tarafından hazırlanıp 2002 yılında yayımlanmış olan bu kitapta, Türkiye ve lale ilişkisi hakkında etraflı bilgi verilmekte, kitabın kapağında ve içinde çok sayıda lale motifli Türk çinileri, minyatürleri ve kaftanlarının renkli fotoğrafları yer almaktadır.

İlginç olan bir başka çiçek olayı da, Japonya'da çok yaygın olan ve beğenilen bir çiçeğin adının “Türk Çiçeği” oluşudur. Türkçe adını öğrenemediğim, İngilizce adı “Russell Prairie Gentian”, Latincesi “Eustoma grandi florum veya E. Russellianu” olan bu çiçeğe “Türk Çiçeği” adı verilmesi ise çiçeğin sarığa benzetilmesinden ve sarığın da bizlere yakıştırılmasından kaynaklanmış.

Boydan boya botanik bahçeleriyle bezenen, çiçekler için şenlikler, festivaller düzenlenen Japonya'da hem “lale” hem de “Türk Çiçeği” adıyla adeta çiçekler ve çiçek severler ülkesi olarak tanıtılan ülkemize verilen değerin ve sağlanan ünün haklı olduğunu kanıtlamak için biz de gereken çabayı gösterebilsek ne kadar iyi olur!

(Cumhuriyet, 15.06.2003)